Ana içeriğe atla

Aile: Aşk ve Şiddet Yuvası

Aile, kadının yuvayı yapma becerisi, sevgisi, şefkati, anne olma özelliği, dünyada, özellikle de Türkiye’de, gerek siyasi gerek toplumsal açıdan en çok önem verilen, varlığından en çok gurur duyulan olgular arasında yer alıyor. Ancak yuvanın, kadının tek olmasa da, en çok baskı, şiddet gördüğü alanlardan biri olduğu da herkes tarafından bilinen bir gerçek.

Ailelerde, mutlaka aşk ve sevgi yaşanıyordur ama sadece kamu kuruluşlarına yansıyan milyonlarca vakaya bakıldığında, kadına yönelik fiziksel şiddet, eş/aile fertleri tarafından uygulanan cinsel şiddet, duygusal şiddet, ekonomik şiddet, eğitim almasını engelleme, çocuk yaşta evlenmeye zorlama ve insan onurunu zedeleyen daha sayısız şiddet ve baskı yönteminin de uygulandığı görülüyor.

Tkapaküm bunlar, kadınların, insan olmaktan doğan haklarını ihlal ederken, hayal ettikleri yaşamı yaşamalarını, değer verdikleri alanda yapabileceklerini yapmalarını da engelliyor. Kişisel, toplumsal ve ekonomik açıdan birçok kayıplara yol açan bu durumun en dikkat çekici yanı ise, her gün sayısız habere konu olan şiddet haberlerinin skandal yaratmaması, hatta yukarıda saydığımız pek çok şiddet çeşidinin, şiddet mağdurları tarafından bile şiddet olarak görülmemesi…

Sadece kadınların şiddet olarak gördüğü durumlara baksak bile, Dünya Sağlık Örgütü’nün 2015 yılındaki şiddet konulu raporuna göre, dünyada en azından her üç kadından biri, dövüldüğünü, cinsel ilişkiye zorlandığını ya da başka şekilde şiddete maruz kaldığını belirtiyor. Aynı rapora göre, 2013 yılındaki küresel incelemeler, dünya genelinde kadınların %35’inin eşlerinden ya da yabancılardan fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldığını gösteriyor. Gelişmekte olan ülkelerde bu oran %70’e çıkabiliyor.

Araştırmalar, gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlarda kadınların %20 ile %67’sinin aile içi şiddete maruz kaldığını gösteriyor. Örneğin Tayland’daki kadınların %50’sinin, Şili’deki kadınların %80’inin, Sri Lanka’daki kadınların %60’ının aile içi şiddete uğradıkları istatistiklerle ortaya konmuş durumda. (Dickinson 2013).

Kadınlar aile içinde fiziksel, cinsel, duygusal ve sözel şiddet olmak üzere farklı şiddet biçimleriyle karşı karşıya kalıyor. Çoğu durumda bu şiddet türleri birlikte uygulanıyor. Bu değişik şiddet biçimlerinin ortak noktası; kadının bedeni, davranışları ve bireysel özgürlüğü üzerinde denetim kurmaya hizmet etmesi.

Eşler arasında yer alan aile içi şiddeti, teoride herhangi bir eş diğerine uygulayabilir ancak araştırmalar, eşler arası şiddet olgularının %90’dan fazlasında kadınların şiddete maruz kaldığını gösteriyor. (Mc Coy 2011).

Ancak, kadına yönelik şiddetin gerçek boyutunu ortaya çıkarmak güç. Olayların resmi makamlara ya da hastaneye bildirilme oranları çok düşük. Şiddete bağlı yaralanma sonrası hastaneye giden kadınlar bile çevre baskısı ve yine şiddete maruz kalma korkusu ile çaresizlikten olayı saklama eğilimdeler. Genellikle vücutlarındaki yaralanmaları kapı çarptı, pencere çarptı şeklinde açıklamaya çalışıyorlar.

Kadınlara yönelik şiddet, aile içinde meydana gelen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet, çocuk yaşta evliliğe zorlama, evlilikte tecavüz, kadının cinsel organına zarar verme ve diğer geleneksel uygulamaların yanı sıra, nikah dışı şiddet ve istismarla bağlantılı şiddet, tecavüz, cinsel taciz, işyerinde, eğitim kurumlarında ve başka yerlerde sarkıntılık ve cinsel zorlama dahil toplum içinde meydana gelen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet, kadınların alınıp satılması ve fahişeliğe zorlanması gibi çok geniş bir perspektifte karşımıza çıkıyor.

Kadına şiddetin türleri:

Kadına şiddet fiziksel, cinsel, duygusal ve ekonomik olmak üzere dört farklı alt grupta incelenebilir. Kadın mağdurda şiddet tipi tek bir şekilde görülebildiği gibi cinsel-fiziksel birlikte ya da başka tip şiddetler iç içe görülebiliyor. Duygusal şiddet tüm şiddet tiplerinde eşlik ediyor.

Kadına yönelik şiddet; kadınlarda fiziksel, cinsel, psikolojik etkilere yol açan ve/veya yol açmaya yönelik hareketleri kapsıyor. Özel yaşamda veya kamu yaşamında gerçekleşebilen ve özgürlüğün keyfi biçimde engellenmesini hedefleyen her türlü davranış, tehdit, baskı veya hareketler şiddet olarak adlandırılıyor. Şiddet her toplumda ve her dönemde var olan, niteliği ve niceliği sosyal değişim süreci ile yakından ilişkili olan bir olgu.

Şiddeti tanımama ve şiddete maruz kaldığında buna karşı girişim yapmamanın maliyeti, özellikle şiddetin yakın ilişkideki kişiler tarafından uygulandığı durumlarda büyük yıkımlara yol açıyor. Bu saldırılar zaman içinde yinelenme eğilimi gösterdiğinden, yabancılardan gelen saldırılardan daha fazla travmaya yol açıyor.

Aile içi şiddet, her yıl milyonlarca kişiyi etkiliyor. Fiziksel şiddetin tek bir kişiye yöneltilmiş olması halinde bile, bu duruma şahit olan bütün aile bireyleri de etkileniyor. Bu ailelerin içinde yaşadıkları ev güvenli olmaktan uzak, şiddetin her an patlayabileceği bir yer haline geliyor.

Aile içi şiddet, aslında aile birimi içerisinde meydana gelen bütün şiddet olaylarını kapsamı içine alır. Bu; partner, çocuk, kardeş, ebeveyn ve ileri yaşta olanların istismarını içine alan kapsamlı bir terim. Geleneksel aile birimi içinde gerçekleşen şiddet aile içi şiddet olarak tanımlanır. Şiddetin bu türünde saldırgan ve kurban arasında kan bağı ya da evlilik sonucu oluşan bir akrabalık vardır. Saldırgan ve kurban aynı evi paylaşır. Farklı kültürlerde aile içi şiddet geleneksel bakış açısıyla doğal karşılanarak, bu tür şiddetin açığa vurulması ailenin ve toplumun düzenini bozmaya yönelik davranış olarak değerlendirilir. Bu yaklaşım tarzı çoğu ülkede bireysel bakış açısının ötesinde sağlık, emniyet görevlileri ve hukukçular tarafından da benimsenerek yasal işlemler bu bakış açısıyla sürdürülür.

Ev içindeki şiddet, yakın ilişki içinde bulunan bir yetişkinin (veya adolesan) bir diğeri üzerinde uyguladığı şiddeti ifade ediyor. Yakın ilişki içinde bulunulan partnere zarar verme, hükmetme ve kontrolü altına alma amacını taşıyan, psikolojik, cinsel ve fiziksel şiddetin de dahil olduğu saldırı ve zorlama niteliğini taşıyan tüm davranışlar şiddete girer.

Partner şiddeti, vurma, tokatlama, tekme atma gibi fiziksel saldırının yanı sıra devamlı küçümseme, gözünü korkutma ve hakaret etme gibi psikolojik şiddet ve zorla cinsel ilişki eylemlerini de içerir. Çoğunlukla kadını arkadaşlarından ve ailesinden ayırma, hareketlerini takip etme ve kaynaklara erişimini kısıtlama gibi kontrol etmeye yönelik davranışları da içine alır.

İstismar, müdahalede bulunulmazsa, genelde süregelen bir şekilde devamlı olarak gerçekleştirilir ve sıklığı ile şiddeti artar. İstismarı gerçekleştiren kişinin, kurbanın gittikçe daha fazla kapana kısılmasına yol açacak şekilde uyguladığı tahakküm ve kontrolü altına alma davranışlarının tümü dövme (hırpalama) sendromu olarak da bilinir.

Aile içi şiddet, başka bir kişiyi kontrol etmek ve boyunduruk altına almak amaçlı eşlerden birinin diğerine uyguladığı aşağılayıcı, zarar verici her türlü fiziksel saldırı ve sistematik zulümdür.

Kadınlara yönelik aile içi şiddet, ne rastlantısal ne de saldırganın ya da mağdurun kişisel özellikleriyle açıklanabilir. Gerçekte, aile içi şiddet sistematik ve yapısaldır. Bütün kültürlerce desteklenen, erkeklerin üstün olduğu, kadının erkeğin egemenlik alanına girdiği ve erkeklerin kadınlara istedikleri gibi davranabilecekleri yönündeki inancın bir sonucudur. Aile içi şiddet, erkeğin üstünlüğü ve kadının bağımlılığı üzerine inşa edilen ataerkil denetim mekanizmasıdır.

Birçok kültürde erkeklerin eşlerinin davranışlarını kontrol etmeye hakları olduğunu ve buna karşı çıkan kadınların-hatta bunu evi geçindirme parası isteyerek ve çocukların ihtiyaçlarını ifade ederek yapmış olsa bile cezalandırılabileceğine inanılır. Bangladeş, Kamboçya, Hindistan, Meksika, Nijerya, Pakistan, Papua Yeni Gine, Tanzanya ve Zimbabwe gibi ülkelerde yapılan çalışmalar sıklıkla şiddetin döverek cezalandırma-kocanın hata yapan eşin bunu cezalandırması hakkı olarak görüldüğünü ortaya koyuyor . (UN 2015) Türkiye’yi de bu listenin dışında bırakabilmek kolay görünmüyor.

Pek çok gelişmekte olan ülkede, kadınlar da, erkeklerin eşlerini güç kullanarak disipline etmeye hakları olduğu konusunda birleşiyor. Örneğin, Mısır’da kırsal kesimden kadınların en az %80’i kadına karşı dayağın bazı durumlarda mazur görüldüğünü söylüyor. Bu durumlardan en çok vurgulananı ise cinsel ilişki isteğinin reddedilmesi. (EIGE 2015)

Fiziksel, cinsel ve duygusal şiddet tiplerine göre çok daha yeni konuşulmaya başlanmış bir diğer şiddet tipi de ekonomik şiddet. Ekonomik şiddetin kadının yaşamında çok önemli bir etkisi var, çünkü kadının toplumdaki yeri ve bağımsızlığı ekonomik açıdan güçlü olmasına bağlı.

Ekonomik şiddet; ekonomik kaynakların ve paranın kadın üzerinde bir yaptırım, tehdit ve kontrol etme aracı olarak kullanılmasıdır. (Casique et all 2008) Şiddetin en önemli amaçlarından birisi olan güç ve kontrol etme isteği ekonomik şiddetin temel hedefidir.

Kadının ekonomik anlamda sömürülmesi önce ailede başlıyor. Kız çocuklarının eğitim almaması daha sonraki yaşamlarında çalışabilecek özelliklere ve donanıma sahip olmalarını engelliyor. Eğitimsiz kadın ve kız çocukları sadece evde ev işlerini yapan rolünde kalıyorlar. (Karınca 2011)

Kadının çalışmasına izin vermeme, istemediği işte zorla çalıştırma, çalışıyorsa iş hayatını olumsuz etkileyecek kısıtlamalar getirme, sık sık işyerinde olay çıkartarak çeşitli bahanelerle işe girmesine engel olma, çalışma yaşamında ilerlemesine engel olma, kişinin maaşına, gelirine, mal varlıklarına el koyma, para harcama özgürlüğünü elinden alma, çok az para verip yapılması mümkün olmayan şeyleri talep etme, yiyecek/giyecek gibi ihtiyaçlarını almasına izin vermeme, sağlık hizmetlerinden yararlanmasını engelleme, ailenin tasarrufları, gelir ve giderleri konusunda bilgi vermeme, aileyi ilgilendiren ekonomik konularda kadının fikrini almadan tek başına karar verme, kadının ev ekonomisine katkısını kabul etmeme, çalışmayı reddedip, kişinin (kadının) gelirini harcama ve ortak miras, mal-mülk konusunda ayrımcı davranışlar sergileme, başlıca ekonomik şiddet davranışları arasında yer alıyor.

Türkiye’de genelde kadınlar ev işlerine benzeyen hizmet sektöründe, sağlık, eğitim, tekstil, gıda gibi alanlarda çalışıyorlar. Ücretleri erkeklerinkinden düşük. Ekonomik kriz dönemlerinde ilk işten çıkarılan kişiler kadınlar… Karar alıcı, yönetici, örgütleyici konumlara çok az sayıda ve çok zor gelebiliyorlar. Evlilik ve çocuk gibi nedenlerle işi aksatma ve bırakma olasılıkları yüksek oluyor. İşe alımlarda erkeklere öncelik veriliyor (Duruoğlu 2007).

Kadınların ekonomik olanaklara erişiminin engellenmesi her yerde yaygın olarak yaşanan bir durum. Toplumun kültürel ve sosyal yapısı, dini inançlar, sosyal izolasyon, katı toplumsal roller, fakirlik, kadın-erkek eşitsizliği, kendi kendini kontrol yetersizliği ve zayıf kişilik gibi kişisel karakterler ekonomik şiddet riskini arttırıyor.

Kadına şiddetin İnsani Gelişmeye etkisi:

Kadına karşı şiddet, dünyada çok yaygın olan, fakat en az tanınmış insan hakları ihlallerinden biri. Bu aynı zamanda, kadının, hayatta kalırsa, enerjisini tüketen, fiziksel sağlığını tehlikeye atan ve öz-saygısını kemiren bir sağlık problemi. Şiddet; yaralanmalara neden olmasının dışında, kadının uzun dönemde, kronik ağrı, fiziksel yetersizlik, narkotik madde ve alkol kötüye kullanımı, depresyon gibi bir dizi başka problemi yaşama riskini de arttırmakta. Cinsel şiddete maruz kalan kadınlarda planlanmamış hamilelik, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar ve hamileliğin ters sonuçları sıklıkla rastlanan olgular arasında yer alıyor. Duygusal şiddet yani aktivitelerinin ve diğer kimselerle ilişkisinin baskı yoluyla engellenmesi, kadının izolasyonuna neden oluyor.

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde ekonomik bağımsızlığını kazanamayan kadınların toplumdaki edilgen statüsünden dolayı bu tip olguların sıklıkla yaşandığı görülüyor. Pek çok kültürde, kadına karşı şiddeti haklı gösteren ve dolayısıyla da daimi hale getiren inançlar, normlar ve sosyal kurumlar var. Bu ülkelerde geleneksel olarak, erkeklere, evin geçimini sağladıkları sürece, serbestçe istedikleri gibi hükmetme olanağı veriliyor. Kadınların ise, sadece yan rolde, eve yönelmeleri, çocuklara bakmaları, eşlerine itaat etmeleri ve saygı göstermeleri bekleniyor. Eğer, bir erkek eşinin rolüne uygun olarak davranmadığını, sınırlarının ötesine geçtiğini, haklarını savunduğunu düşünürse, buna şiddetle karşılık verme hakkını kendinde bulabiliyor.

Ekonomik şiddet, kadınların toplumsal yaşamda birey olarak kendilerini geliştirmeleri, yeniden inşa etmeleri, yaşama tutunmaları, iş yaşamında kararlı, azimli, kendine güvenen ve başarılı bireyler olabilmeleri için önemli bir engel. Bir hak ve özgürlük ihlali olan ekonomik şiddet, kadınları yoksullaştırıyor, hukuksal anlamda eşitlik ilkesini de çiğniyor. Şöyle ki, “dünyadaki toplam işgücünün 2/3’ü kadınlara aitken; kadınların günlük çalışma süreleri saat olarak erkeklerinkinden %25 daha uzunken ve bütün dünyada toplam gıdanın %50’sini kadınlar üretmekteyken, kadınların geliri dünya gelirinin yalnızca %10’u kadar. Dünyanın tüm varlığının ancak %1’i kadınlara aittir.

Toplumsal cinsiyet ayırımcılığı temelinde ortaya çıkan bu adaletsizlik, kadınları sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada ekonomik şiddetle yüz yüze getiriyor.



Aile içi şiddetin etkileri sadece ailelerde değil, halklarda, kurumlarda ve bir bütün olarak toplumda hissediliyor. Cezai adalet sistemi, sosyal hizmetler, hukuk sistemi, eğitim sistemi ve işyerlerinde de kötü etkiler gözleniyor. Ayrıca, sağlık bakımı sistemi de bu etkilerden önemli düzeyde pay alıyor.

Özet olarak, şiddet, her ne kadar ülkeden ülkeye, kültürden kültüre farklılık gösterse de tüm toplumlarda karşılaşılabilen bir gerçeklik. Kadınlar, sadece kadın olduğundan dolayı, toplumsal yapının birçok alanında (eğitim, sağlık, siyaset, hukuk, ekonomi vb.) şiddete maruz kalıyor. Özgür bireyler olarak görülmediklerinden, gelişme, eğitim görme, potansiyellerini kullanma, hayallerini gerçekleştirme, istedikleri gibi yaşama, hatta sağlıklı birer insan olma imkanından bile yoksun yaşam mücadelesi veriyorlar.

Ataerkil düzen, geleneksel roller, namus cinayetleri, erken yaşta evlilik, eğitimde ayrımcılık, baskı ve korku, kadınların istedikleri gibi hayata katılmalarını, sosyalleşmelerini engelliyor. En doğal hakları konusunda bile seçim yapma özgürlükleri olmaması, aslında toplumun yarısının hiç de adil olmayan koşullarda yaşadığını gösteriyor. Bu, ülkenin de potansiyelinin ancak yarısını kullanabildiği anlamına geliyor.

Kaynaklar:

Dickinson (2013) ‘No Safe Place’ Violence Against Women. PBS.

Mccoy (2011) ‘Dometic Violence: Clues to Victimization’ Annals of Emergency Medicine.

UN Department of Public Information (2015) ‘Violence Against Women’

EIGE (2015) ‘What is Gender-Based Violence’

Casique, Furegato (2006) ‘Violence Against Women: Theoretical Reflections’

Karınca (2011) Sorularla Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet, Ankara Barosu Yayını

Duruoğlu (2007) Emek Piyasasında Cinsiyetçi Ücret artımı: Bursa Organize Sanayi Bölgesinde bir araştırma. İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bu 8 Mart’ta Türkiye, Dünyanın En Büyük 18. Ekonomisi, Peki Ünzile Şimdi Kaç Koyun Ediyor?

Yıl 2016. Yeni bir 8 Mart. Yine bir Dünya Kadınlar Günü. Peki 30 yıl önce birkaç koyuna alınıp satıldığı için adına şarkılar yazılan Ünzile, bugün ne durumda? Zira son 30 yılda, Türkiye ve benzeri birçok gelişmekte olan ülke, ekonomilerini eşi benzeri görülmemiş bir hızla büyütüp, ‘gelişmiş ülkeler’ arasına girdi.

Endüstri Devrimi’nin beşiği İngiltere’nin kişi başına düşen milli gelirini ikiye katlaması 150 yılını almıştı; daha sonra sanayileşen Amerika Birleşik Devletleri’nin ise, tam 50 yılını… [1] Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkeler ise, sadece son yirmi yılda milli gelirlerini ikiye katladılar.

Asya ülkelerinin, son on yılda ekonomik büyüme hızı ortalama yüzde 8,4 iken, Afrika’nın güneyindeki, en az gelişme kaydedilen ülkelerde bile ekonomik büyüme ortalama yüzde 5,5’ti. Türkiye, her ne kadar bu ortalamayı tutturamasa da, ortalama yüzde 4,8’lik ekonomik büyümeyle, aynı dönemde yüzde 2,2’de kalan gelişmiş ülkeler ortalamasının çok üzerindeydi.[2]

1990 yılında dünya ekono…

Ekonomik Büyüme otomatik olarak İnsani Gelişmeyi sağlar mı?

Dünyada doğal olarak farklı kalkınma anlayışları var. Kimine göre kalkınma, ekonomik büyüme, kimine göre ekosistemin korunması, diğerlerine göre herkesin ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanabilmesi ya da kadın-erkek eşitliğinin sağlanması anlamına gelebiliyor.

Kamu politikaları da, her yönetimin anlayışına göre oluşturuluyor. Ne yapılacağını, politikayı yapanların değer yargıları belirliyor. Örneğin politikacıların, yoksulluğun, parasızlık olduğuna ya da temel ihtiyaçlardan yoksunluk olduğuna inanmaları, farklı farklı politikalar izlenmesine yol açıyor. Hatta, politikalara gelene kadar, bu farklı anlayışlar, araştırmaların da o anlayış doğrultusunda yapılmasına, verilerin o anlayış doğrultusunda toplanmasına sebep olabiliyor. Kısacası vizyon, özellikle politika yapıcılar düzeyinde büyük önem taşıyor.

Üstelik her politika, bir sorunun farklı yönünü göz ardı etmemiz anlamına gelebiliyor. Örneğin bir ülkede rüzgar enerjisinden mi yararlanmalı yoksa nükleer enerjiden mi? Yat…