Ana içeriğe atla

Ekonomik Büyüme otomatik olarak İnsani Gelişmeyi sağlar mı?

Dünyada doğal olarak farklı kalkınma anlayışları var. Kimine göre kalkınma, ekonomik büyüme, kimine göre ekosistemin korunması, diğerlerine göre herkesin ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanabilmesi ya da kadın-erkek eşitliğinin sağlanması anlamına gelebiliyor.

Kamu politikaları da, her yönetimin anlayışına göre oluşturuluyor. Ne yapılacağını, politikayı yapanların değer yargıları belirliyor. Örneğin politikacıların, yoksulluğun, parasızlık olduğuna ya da temel ihtiyaçlardan yoksunluk olduğuna inanmaları, farklı farklı politikalar izlenmesine yol açıyor. Hatta, politikalara gelene kadar, bu farklı anlayışlar, araştırmaların da o anlayış doğrultusunda yapılmasına, verilerin o anlayış doğrultusunda toplanmasına sebep olabiliyor. Kısacası vizyon, özellikle politika yapıcılar düzeyinde büyük önem taşıyor.

Üstelik her politika, bir sorunun farklı yönünü göz ardı etmemiz anlamına gelebiliyor. Örneğin bir ülkede rüzgar enerjisinden mi yararlanmalı yoksa nükleer enerjiden mi? Yatırımlar hangi alana yöneltilmeli? Her ikisinin de doğaya zarar verdiği durumlar olabilir. Hatta bugün vermiyorsa, yarın verip vermeyeceğini kestirmek de zor olabilir. Bir diğer durumda, tarım üreticileri, kısa vadeli bazı kazanç olanakları nedeniyle, genetiği değiştirilmiş tohumları yurtdışından almaya teşvik edilebilir ancak sonrasında ürün vermeyen tohumlar yüzünden, her sene dışarıdan tohum almaya mahkum olabilirler. Bunun bir başka olumsuz tarafı, uzun vadede insan sağlığı üzerindeki zararı olabilir.

Bu gibi artı-eksi hesapları, bizi bazı temel sorulara yöneltiyor: Öncelik ekonomik büyüme mi olmalı, hayat kalitesini korumak mı? Şu grup mu daha önemli, bu grup mu? Kısa vadeli amaçlar mı önemli, uzun vadeli olanlar mı? Ekonomik büyüme olunca, yoksulların durumunda düzelme oluyor mu? Bunu hangi ölçüte göre saptayacağız? İş imkanı yaratan fabrikalar, madenler, çevreye ne zarar veriyor? Gelişmenin tek kriteri, iş olanaklarının arttırılması mı? Santrallerden elde edilen kazanç, santrallerin kurulması için yerlerinden edilenlerin ya da ekosistemin gördüğü zararlara değiyor mu?

Bu sorulara herkes farklı yanıt verebilir. Santrali kuracak olanlarla, yerlerinden edilenlerin öncelikleri, bakış açıları birbirinin tam tersi olabilir. İnsana öncelik verilmesini çok idealist bir yaklaşım olarak görenler olabilir. Hatta ekonomik büyüme, uzun yıllardır birçok ekonomistin ve hükümetin en büyük önceliği. Bu görüşü savunanlar, ekonomik büyümenin insanların gelirini, dolayısıyla yaşam kalitesini arttırdığını belirtiyor ki, birçok durumda bu doğru. Ancak araştırmalar ekonomik büyüme ile insani gelişme arasında doğrudan bir bağ olmadığını ortaya koyuyor.

Ekonomik büyüme ve insani gelişme doğru orantılı mı?

UNDP’nin 2015 Küresel İnsani Gelişme Endeksi’nde, kişi başına düşen milli geliri yılda 52 bin doları aşan Suudi Arabistan 39’uncu sırada yer alıyor. Milli geliri Suudi Arabistan’dan çok daha düşük olan 30 ülke ise, bu ülkeden daha üst sıralarda bulunuyor. Bu da yüksek gelirin ille de İnsani Gelişme anlamına gelmediğini, Suudi Arabistan’ın yüksek gelirini, eğitim ve sağlık politikalarına yeteri kadar yansıtamadığını gösteriyor. Örneğin Malta, milli geliri, Suudi Arabistan’ın neredeyse yarısı olmasına rağmen, insanları daha uzun yaşadığı ve daha eğitimli oldukları için endekste 38. sırada yer alıyor. Aynı şey Rusya ve Şili için de geçerli. Rusya ile Şili’nin milli gelirleri neredeyse birbirinin aynı olduğu, hatta Rusya’nın daha yüksek olduğu halde, İnsani Gelişme Endeksinde Rusya Şili’den çok daha alt sıralarda bulunuyor. Bu da, Rusya’daki insanların daha sınırlı siyasi ortamda daha kısa ömürleri olmasından kaynaklanıyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, yüksek milli gelir, ille de İnsani Gelişmeye yol açmayabiliyor. (İnsani Gelişme Endeksi’nin nasıl hesaplandığını görmek için tıklayınız)

Araştırmalar, ekonomik büyümenin, otomatik olarak yoksulluğa son vereceği algısının da yanlış olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin son 20 yıldır ekonomik olarak durmadan büyüyen Hindistan’da, yoksulluğun önemli göstergelerinden biri olan çocuklarda yetersiz beslenme (3 yaş altı çocuklarda kilo azlığı) oranları, 20 yıl öncekiyle aynı yüksek düzeyde (yüzde 48) direniyor (UNICEF). Benzer şekilde, son yıllarda ekonomik olarak fersah fersah büyüyen Çin’de, özellikle kırsal alanlarda sağlık alanındaki eşitsizlikler olduğu yerde sayıyor.

İnsani Gelişme olmaksızın da, sadece ekonomik büyümeye odaklanarak kalkınmanın sürdürülebileceği konusundaki düşünceler, 2000 yılında yayınlanan bir araştırmada çürütüldü. (Ranis, Stewart, Ramirez). Araştırma, ekonomik olarak büyüyen, ancak eğitim ve sağlık düzeyleri aynı kalan ülkelerin, uzun vadede büyümeyi sürdüremediğini ortaya koydu. Gelir düzeyleri düşük de olsa, sağlığa ve eğitime yatırım yapan ülkelerin, uzun vadede büyümeye devam ettiği görüldü.

Tabii eğitimin ne amaçla verildiği de önemli. Eğitim, sadece sanayileşmiş ülkelerin ihtiyacı olan nitelikli insanların yetişmesi için veriliyorsa, bu ille de İnsani Gelişmeye yol açacak demek değil. Eğitim, kadın ve erkeklerin ilerlemek istediği ve yeteneği olan alanlarda gelişmesine olanak sağladığı, özgürce ve eleştirel düşünmeyi beslediği sürece, sağlıklı demokrasiler ve sosyal adalet, yani İnsani Gelişme mümkün olabiliyor.

Kaynaklar:

2009, UNICEF, State of World’s Children Report: Special Edition

1990 UNDP Global Human Development Report

1987 Sen, On Ethics and Economics, Oxford

2000 Ranis, Stewart, Ramirez, Economic Growth and Human Development, World Development, Volume 25

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bu 8 Mart’ta Türkiye, Dünyanın En Büyük 18. Ekonomisi, Peki Ünzile Şimdi Kaç Koyun Ediyor?

Yıl 2016. Yeni bir 8 Mart. Yine bir Dünya Kadınlar Günü. Peki 30 yıl önce birkaç koyuna alınıp satıldığı için adına şarkılar yazılan Ünzile, bugün ne durumda? Zira son 30 yılda, Türkiye ve benzeri birçok gelişmekte olan ülke, ekonomilerini eşi benzeri görülmemiş bir hızla büyütüp, ‘gelişmiş ülkeler’ arasına girdi.

Endüstri Devrimi’nin beşiği İngiltere’nin kişi başına düşen milli gelirini ikiye katlaması 150 yılını almıştı; daha sonra sanayileşen Amerika Birleşik Devletleri’nin ise, tam 50 yılını… [1] Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkeler ise, sadece son yirmi yılda milli gelirlerini ikiye katladılar.

Asya ülkelerinin, son on yılda ekonomik büyüme hızı ortalama yüzde 8,4 iken, Afrika’nın güneyindeki, en az gelişme kaydedilen ülkelerde bile ekonomik büyüme ortalama yüzde 5,5’ti. Türkiye, her ne kadar bu ortalamayı tutturamasa da, ortalama yüzde 4,8’lik ekonomik büyümeyle, aynı dönemde yüzde 2,2’de kalan gelişmiş ülkeler ortalamasının çok üzerindeydi.[2]

1990 yılında dünya ekono…

Aile: Aşk ve Şiddet Yuvası

Aile, kadının yuvayı yapma becerisi, sevgisi, şefkati, anne olma özelliği, dünyada, özellikle de Türkiye’de, gerek siyasi gerek toplumsal açıdan en çok önem verilen, varlığından en çok gurur duyulan olgular arasında yer alıyor. Ancak yuvanın, kadının tek olmasa da, en çok baskı, şiddet gördüğü alanlardan biri olduğu da herkes tarafından bilinen bir gerçek.

Ailelerde, mutlaka aşk ve sevgi yaşanıyordur ama sadece kamu kuruluşlarına yansıyan milyonlarca vakaya bakıldığında, kadına yönelik fiziksel şiddet, eş/aile fertleri tarafından uygulanan cinsel şiddet, duygusal şiddet, ekonomik şiddet, eğitim almasını engelleme, çocuk yaşta evlenmeye zorlama ve insan onurunu zedeleyen daha sayısız şiddet ve baskı yönteminin de uygulandığı görülüyor.

Tkapaküm bunlar, kadınların, insan olmaktan doğan haklarını ihlal ederken, hayal ettikleri yaşamı yaşamalarını, değer verdikleri alanda yapabileceklerini yapmalarını da engelliyor. Kişisel, toplumsal ve ekonomik açıdan birçok kayıplara yol açan bu durumu…