Ana içeriğe atla

Bu 8 Mart’ta Türkiye, Dünyanın En Büyük 18. Ekonomisi, Peki Ünzile Şimdi Kaç Koyun Ediyor?

Yıl 2016. Yeni bir 8 Mart. Yine bir Dünya Kadınlar Günü. Peki 30 yıl önce birkaç koyuna alınıp satıldığı için adına şarkılar yazılan Ünzile, bugün ne durumda? Zira son 30 yılda, Türkiye ve benzeri birçok gelişmekte olan ülke, ekonomilerini eşi benzeri görülmemiş bir hızla büyütüp, ‘gelişmiş ülkeler’ arasına girdi.

Endüstri Devrimi’nin beşiği İngiltere’nin kişi başına düşen milli gelirini ikiye katlaması 150 yılını almıştı; daha sonra sanayileşen Amerika Birleşik Devletleri’nin ise, tam 50 yılını… [1] Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkeler ise, sadece son yirmi yılda milli gelirlerini ikiye katladılar.

Asya ülkelerinin, son on yılda ekonomik büyüme hızı ortalama yüzde 8,4 iken, Afrika’nın güneyindeki, en az gelişme kaydedilen ülkelerde bile ekonomik büyüme ortalama yüzde 5,5’ti. Türkiye, her ne kadar bu ortalamayı tutturamasa da, ortalama yüzde 4,8’lik ekonomik büyümeyle, aynı dönemde yüzde 2,2’de kalan gelişmiş ülkeler ortalamasının çok üzerindeydi.[2]

1990 yılında dünya ekonomisinin üçte birini oluşturan gelişmekte olan ülkeler, şu anda dünya üretiminin yarısını elinde bulunduruyor. Gelişmekte olan Arjantin, Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, Meksika, Güney Afrika ve Türkiye’nin toplam gayrisafi milli hasılaları, dünyanın en büyük ekonomisine sahip ABD’nin gayrisafi milli hasılasına eşit hale geldi. Daha 2005 yılında, bu sekiz ülkenin toplam ekonomik ağırlığı, ABD ekonomisinin yarısına bile gelemiyordu.

Gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri büyürken, şehirleri de büyüdü. Bugün dünyadaki üretimin yüzde 80’i durmadan genişleyen şehirlerde yapılıyor. Sadece ekonomik büyüme verilerini, binaları, köprüleri, havaalanlarını, lüks arabaları, cep telefonlarını dikkate alırsak, bu ülkler gelişmiş gibi görünebilir. Ancak yalnızca ekonomik büyümeyi dikkate alan ölçümler, gerçekleri ne kadar ortaya koyabilir? Sadece ekonomik verilerin hesaba katılması, bir ülkenin gelişmiş olup olmadığını anlamamıza yeterli mi? Milyonlarca Ünzile’nin 2016 yılındaki durumu yeterli olmadığını gösteriyor.

Hızla kentleşen ülkeler arasında yer alan Türkiye’de 1950’lerde nüfusun sadece yüzde 15’i kentlerde yaşarken, 80’lerde, yarıya yakını şehirlere göçetmişti bile. Bugün ise en az yüzde 75’i kentlerde yaşıyor. 1986 yılında ünlü şarkı sözü yazarı Aysel Gürel’in bir Anadolu köyüne gezisi sırasında rastladığı ve adına şarkı yazdığı Ünzile adlı genç kadın, o yıl kentlerde yaşayan yüzde 43 arasında değildi. Hatta şarkıda anlatılan hayat hikayesine bakılırsa, bırakın şehre gitmeyi, ülkesinin hızla büyüdüğünün, zenginleştiğinin farkında bile değildi. Şöyle anlatmıştı Aysel Gürel Ünzile’yi:

Ünzile insan dölü
On kardeş beşi ölü
Büyüdükçe unufak
Ve gelir de görücü
İnci gibi dişi
Görücü bilir işi
Söğüdüm ağlar gider
Olur hatun kişi
Varmadan sekizine
Ergin oldu Ünzile
Hem çocuk, hem de kadın
On ikisinde ana
Bir gül gibi al ve narin
Bir su gibi saydam ve sakin
Susar kadın Ünzile
Yağmuru kim döküyor
Ünzile kaç koyun ediyor
Dayaktan uslanalı hiçbir şey sormuyor
Korkar durur gitmez
Köyün en son çitine
İnanır o sınırda
Dünyanın bittiğine
Ünzile insan dölü
Bilinmezlere gebe
Sırların mihnetini
Yüklenip de beline[3]

Ne yazık ki, geçen 30 yılda, Türkiye’de ve gelişmekte olan diğer pek çok ülkede, Ünzileler’in koyunla alınıp satılmasına son verilemedi. Ekonomik büyümeleriyle gurur duyan pek çok ülkede Ünzileler, Ayşeler, Fatmalar, Bharatiler, Jinjingler, Gelineler, Ayodeleler, birkaç koyuna satılmaya devam ediyor. Hatta 2013’te yayınlanan bir gazete haberine göre, Türkiye’de köy yerinde bu sayı sekiz civarında gibi görünüyor. Zira, haberde bir babanın, 17 yaşındaki kızı Sefariye’yi, otlatmaya götürdüğü koyunlardan 8’ini kaybettiği için kahvaltı masasında tek kurşunla öldürdüğü belirtiliyor. (Hürriyet, 6 Temmuz 2013)

Ünzile ise 17 yaşına kadar baba evinde kalamamıştı bile. Çocuk yaşta zorla evlendirilmiş, yine çocuk yaşta çocuk sahibi olmuştu; hem babasından hem kocasından bol bol dayak yemişti, kocası köy kahvesinde otururken, hem hayvanlara bakmıştı, hem peş peşe gelen çocuklarını tek başına büyütmüştü. Köyde su olmadığı için, kilometrelerce ötedeki kuyudan köyün diğer kadınlarıyla birlikte her gün su taşımıştı, tüm bu işleri yaparken, okutulmamış, zaten buna vakti de olmamıştı. Tek bildiği hayvanları otlatmak ve ev işleriydi. Evdeki televizyonda gördüğü kadınlara özenmiyor, onları masal sanıyordu. Bir kadının kendisnin ve köydeki diğer kadınların yaptıklarından daha fazlasını yapabileceğine inanmıyordu. Aynen şarkıda belirtildiği gibi ‘dünyanın, köyün çitinde bittiğine inanıyordu.’ Televizyonlar, ülkenin nasıl kalkındığından, zenginleştiğinden bahsettiğinde de, ‘gerçekten mi?’ bile diyemiyordu, ‘dayaktan uslanalı bir şey sormuyordu.’ Peki acaba 80’li yılları böyle geçiren Ünzile, Türkiye’nin son 20 yıldaki hızlı yükselişinde kendine bir yer bulmuş olabilir mi? Ekonominin yüzde 6-7 gibi dev adımlarla büyüdüğü yıllar, Ünzile’yi içinde bulunduğu çaresizlikten kurtarmış, daha insani şartlara kavuşmasına neden olmuş olabilir mi? Zira, o da, 20 yıl önce, kocası ve dört çocuğuyla birlikte büyük şehre göçetmişti.

Ünzile, benzersiz kalkınmayla şehirde tanışabildi mi?

Ünzile ve eşi, çocuklarıyla birlikte, şehre gider gitmez, bir gecekondu mahallesinde kiradıkları bir göz odaya yerleştiler. Ünzile’nin kocası gündüzleri inşaatlarda işçi olarak çalışıyor, geceleri karısının yaptığı pilavı sokaklarda satıyordu. Henüz ekonomik büyüme onlara ulaşamamıştı ama bu gidişle er ya da geç onlar da büyük şehrin faydalarını görecekti, böyle umut ediyorlardı. Ancak bir gün kocasının inşaatta geçirdiği kaza sonucu öldüğü haberi geldi, Ünzile’ye… Sigortasız olduğu için, öldüğüyle bırakıldı adamcağız. Dört çocukla, beş parasız ve hiç umutsuz kalmıştı Ünzile… Köyüne dönmeyi düşündü, ama kocasız bir kadının hayatının köyde hiç de kolay olmayacağını biliyordu. O günlerde televizyonda, kocasının eziyetlerinden bıkıp baba evine dönen bir köylü kadının, kendi kuzenlerinin tecavüzüne uğradıktan sonra nehre atılıp, boğularak öldürüldğünü işitmişti.

Şehirde tutunabilmek, kiralarını ödeyebilmek için çalışmak zorundaydı Ünzile ancak okuma-yazma bilmediği ve tek bildiği iş hayvan otlatmak olduğu için, şehirde iş bulması zor görünüyordu. Evlere temizliğe gitmekten başka çaresi yoktu, o da düzgün, güvenli bir yer bulabilirse… Televizyonlarda hükümetin başarılarından, ekonominin son 10 yılın en iyi düzeyine geldiğinden bahsediliyordu ama Ünzile’nin iş bulması kolay olmadı. Bu sırada ev sahibine borçlandıkça borçlandı. Oğullarını okuldan almak, çalıştırmak zorunda kaldı. 8 ila 15 yaşları arasındaki çocuklardan ilk ikisi kızdı ve köyde ilkokuldan sonra okutulmalarına gerek duyulmamıştı. Sonraki 8-10 yaşlarındaki iki oğlan ise, şehre ilk geldiklerinde okula yazdırılmışlardı. Babalarının ölümünden sonra ise, anneleri de iş bulamayınca, sokakta mendil satmak zorunda kaldılar. Televizyonlarda hükümetin açtığı yeni yollardan ve köprülerden bahsediliyordu. Çocukların amacı bu yeni yollara gidebilecek kadar otobüs parası biriktirip, zenginliği bir de yakından görmekti. Gecekondu mahallesindeki bir göz odada dört çocuğuyla tıkılı kalan Ünzile, televizyonda ışıl ışıl rengarenk gösterilen şehrin, bu kadar zenginliğin içinde, nasıl bu kadar çaresiz, nasıl bu kadar seçeneksiz olduğundan bihaber, eski günlerini özlüyordu. Ülke liderleri, ekonomik büyümeye odaklanırken, Ünzile bundan yararlanacağı yerde, hayatta kalmaya çabalıyordu.

Yükselen gayrisafi milli hasıla, ne Ünzile’nin ne de onun gibi gecekondularda yoksulluk sınırında yaşayan milyonların hayatında bir fark yaratıyordu. Ünzile, bir yerlerde birinin ‘Bir milletin gerçek zenginliği, insanlarıdır. Kalkınmanın amacı, insanların, uzun, sağlıklı ve yaratıcı bir şekilde yaşayabilmesine olanak sağlamaktır. Maddi ve parasal zenginlik arayışı içinde, çoğu zaman, bu basit gerçek unutuluyor.’ dediğini işitmişti.[4] Aynı kişiye göre, insanların acil sorunlarına çare olmak için, yeni bir kalkınma teorisine ihtiyaç vardı. Ünzile’nin eski teorilerden de haberi olmadığı, uygulanan hiçbir politika, hukuk, ne köyde ne de kentte kendisine ulaşamadığı için, tüm bu haberler, açıklamalar, aynen ülkenin zenginleşmekte olduğu haberi gibi havada asılı güzel fikirler gibi görünüyordu. Zaten ilk başta hak hukuk işleseydi, sekiz yaşında ‘everilemez’, evrile çevrile dövülemezdi herhalde…

Ünzile ve onun gibi milyonlarcasının durumu, ekonomik büyümenin otomatik olarak insani gelişmeye/kalkınmaya yolaçmadığının en açık örneği. Bir ülkenin gelişmesi için önemli olan sadece kalkınma değil, bu kalkınmanın insani olması, paradan puldan çok, insanın gelişimine yol açması, insanın önündeki seçenekleri arttırması. Zira insanlar, sağlıklı yaşam süremiyorsa, yeterli eğitim alamıyorsa, düzgün yaşamak için gerekli bir gelire sahip değilse, özgür değilse, bırakalım istediği, değer verdiği şekilde yaşamayı, önlerinde seçenek bile olmuyor. Hatta özgür seçimler olmadıkça (ki bu Türkiye’de Ünzile’den daha iyi şartlarda yaşayan birçok kadın için geçerli) maddi imkanlar içinde sağlıklı yaşamı bile gelişmişlik olarak görmek mümkün değil. Öyle olsaydı, hapishanelerde de uzun yaşayıp bol bol okuma imkanına sahip olanların hayli gelişmiş durumda olduğunu kabul edebilirdik. Dolayısıyla, gelişmeden bahsedebilmek için, maddi olanakların, sağlıklı bir hayat sürmenin ve eğitim almanın yanı sıra insan hak ve özgürlüklerinden de yararlanıyor olabilmek gerekiyor.

Peki Ünzile’dir Fatma’dır, bunlar bazılarına münferit olaylar gibi geliyorsa, çevrelerinde bu tür insanlara rastlamıyorlarsa, olsa olsa televizyonlarda gazetelerde görüyorlarsa, burada bu sorunu büyütüyor, dramatikleştiriyor olabilir miyiz? Gelin resmi sayılara bakıp, dramatikleştiriyor muyuz, yoksa acilen kalkınma politikamızın rotasını düzeltmek mi gerekiyor görelim:

Ünzile gibi zeki bir kadının okutulmadığı için fazla iş seçeneği olmaması onun gibilerin tanımlayıcı özelliklerinden biri. Türkiye İstatistik Kurumu 2014 verilerine göre, Türkiye’de 2013 yılında 25 ve daha yukarı yaşta olan ve okuma yazma bilmeyen toplam nüfus oranı yüzde 5,7 iken, bu oran erkeklerde %1,9, kadınlarda %9,4; yani okuma yazma bilmeyen kadınların sayısı, bilmeyen erkeklerin sayısının tam beş katı.

Toplumun ve ailelerin kadın ve erkeğe bakış açısı, sadece köydeki çocukları etkiliyor değil. Şehirlerde de, aynen köylerdeki gibi, kadınların iş hayatına ya da politikaya girmeleriyle ilgili beklentisi olmayan, hatta kızlarına ‘nasılsa kendilerine bir yararı olmadan evlenip gidecek’ gözüyle bakan aileler, kız çocuklarını zorunlu ilkokul eğitiminden sonra, okuldan alabiliyor. Zira, son TÜİK verilerine göre, lise ve dengi okul mezunu olan 25 ve daha yukarı yaştakilerin toplam nüfus içindeki oranı yüzde 18,2 iken, bu oran erkeklerde yüzde 22,2, kadınlarda yüzde 14,4. Yüksekokul veya fakülte mezunu olan toplam nüfus oranı yüzde 12,9 iken, bu oran erkeklerde yüzde 15,1, kadınlarda ise yüzde 10,7. Doğal olarak, eğitim oranlarındaki bu fark, kadınların iş bulma şanslarını da azaltıyor.

Sonuçta, çalışma yaşındaki halkın ortalama yarısı çalışırken, bu oran erkeklerde %65,2, kadınlarda ise %27,1. Yani erkeklerin istihdam oranı, kadınlarınkinin iki buçuk katı. Halbuki üniversite mezunu kadınların işgücüne katılım oranının, okuma-yazma bilmeyen kadınların işgücüne katılım oranından 4 kat daha fazla olduğu, okumanın kızların seçeneklerini ne kadar arttırdığı gerçeği bilinse, o zaman belki kız çocuklarının eğitimine de erkek çocuklarınki kadar önem verilir. Aslında Türkiye’de ilkokul eğitimi almak yasalar gereği zorunlu ama resmi verilerden de anlaşıldığı gibi, bu yasalar hala hiçe sayılabiliyor. Türkiye’de genelde gençlerin eğitimine önem verilmiyor değil ama resmi eğitim ve istihdam verileri, bu alanda yapılacak daha çok iş olduğunu, kız çocuklara karşı ayrımcılığa  özellikle dikkat edilmesi gerektiğini gösteriyor.

Üniversite mezunu kadınların işgücüne katılımlarının yüksek olması, Türkiye’de ne yazık ki kadınların politikaya katılımlarını aynı derecede etkilemiyor. Her ne kadar politikaya girmek için yüksek okul okumak mecburiyeti olmasa da, öyle ya da böyle, Türkiye parlamentosunda kadın milletvekillerinin oranı, sadece yüzde 15. Toplam 25 bakandan sadece ikisi kadın. Gerçi tüm bu konular, Ünzile’nin bilgisi ve doğal olarak ilgisi dışında kalıyor ama kadın-erkek katılım oralarına bakıldığında, aslında çoğu hemcinsinin de, üç aşağı beş yukarı Ünzile’ninkine benzer deneyimler yaşadığı ortaya çıkıyor. Genelde, ailesi ya da kocası dolayısıyla ekonomik durumu iyi olan kadınların bile, iyi eğitim alamadıkları/aldırtılmadıkları için, çok fazla iş seçeneğinin olmadığı görülüyor.

Ünzileler’in en belirgin özelliklerinden biri, aile içinde uğradıkları fiziksel ve psikolojik şiddetten ötürü gülmeyen, sık sık yaralı ya da mor yüzleri. Kadına yönelik şiddet, Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri. Resmi ve özel araştırmalar, ülkede her üç kadından birinin hayatında en az bir kez şiddete maruz kaldığını gösteriyor. Bunlar sadece şiddet gödüğünü itiraf edenlerin oranı. Şiddetin çoğu da, aile içinde yaşanıyor. Şiddetin, kadının seçeneklerini ne denli azalttığını İnsani Gelişme sitesinde Profesör Doktor Oğuz Polat tarafından kaleme alınan ‘Aile: Aşk ve Şiddet Yuvası’ başlıklı makalede görebilirsiniz.

Tüm bunlar, kadınların, insan olmaktan doğan haklarını ihlal ederken, hayal ettikleri yaşamı yaşamalarını, değer verdikleri alanda yapabileceklerini yapmalarını da engelliyor. Kişisel, toplumsal ve ekonomik açıdan birçok kayıplara yol açan bu durumun en dikkat çekici yanı ise, her gün sayısız habere konu olan şiddet haberlerinin skandal yaratmaması, hatta pek çok şiddet çeşidinin, şiddet mağdurları tarafından bile şiddet olarak görülmemesi…

Sonuç olarak, ülkedeki eşssiz büyüme oranlarına rağmen, kadınların durumuyla ilgili resmi veriler, köyde olsun, kentte olsun, kadınların büyük bölümünün, koyun cinsinden değerinde pek bir fark meydana gelmediğini gösteriyor. Ne yazık ki hala bir insanın kaç koyun ettiği sorusu, nomal bir şeymiş gibi, sorulabiliyor. Oysa gerçek bir gelişmeden bahsedebilmek için, ekonomik alandaki eşsiz büyüme ve dinamikliğin ötesine bakmak, bu zenginliğin insanların hayatını etkileyip etkilemediğine, kimi ne derece/ne yönde etkilediğine bakmak gerekiyor. İnsanların seçenekleri, fırsatları, özgürlükleri, yapabilirlikleri artmıyorsa, insanlar hayal ettikleri hayatı yaşamıyor, bu ulusal zenginlikten önceki gibi hayatlarına devam ediyor, bu zenginlikten sadece politikacıların propaganda konuşmaları ve hayali diziler sayesinde haberdar oluyorsa, ‘müthiş ekonomik büyüme oranı’nın İnsani Gelişme açısından bir anlamı yok demektir.





[1] İngiltere’de kişi başına düşen milli gelir 1700 yılında 1250 Amerikan Doları iken, 1850’de 2330 dolara yükseldi; ABD’de ise 1820’de 1257 dolarken, 1870’te 2445 dolara yükseldi. (2010, Maddison, Development Centre Studies The World Economy: Volume 2: Historical Statistics)

[2] IMF, Küresel Ekonomik Görünüm Raporu, Ekim 2014

[3] Aysel Gürel’in, gerçek bir hayat hikayesinden yola çıkarak sözünü yazdığı, Sezen Aksu ve Şebnem Ferah’ın yorumladığı ünlü şarkı. (1986)

[4] UNDP’nin Küresel İnsani Gelişme Raporları’nı başlatan Pakistanlı ekonomist Mahbub ul Haq, 1980’de ilk raporu yazarken, bu cümleleri kullanmıştı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Aile: Aşk ve Şiddet Yuvası

Aile, kadının yuvayı yapma becerisi, sevgisi, şefkati, anne olma özelliği, dünyada, özellikle de Türkiye’de, gerek siyasi gerek toplumsal açıdan en çok önem verilen, varlığından en çok gurur duyulan olgular arasında yer alıyor. Ancak yuvanın, kadının tek olmasa da, en çok baskı, şiddet gördüğü alanlardan biri olduğu da herkes tarafından bilinen bir gerçek.

Ailelerde, mutlaka aşk ve sevgi yaşanıyordur ama sadece kamu kuruluşlarına yansıyan milyonlarca vakaya bakıldığında, kadına yönelik fiziksel şiddet, eş/aile fertleri tarafından uygulanan cinsel şiddet, duygusal şiddet, ekonomik şiddet, eğitim almasını engelleme, çocuk yaşta evlenmeye zorlama ve insan onurunu zedeleyen daha sayısız şiddet ve baskı yönteminin de uygulandığı görülüyor.

Tkapaküm bunlar, kadınların, insan olmaktan doğan haklarını ihlal ederken, hayal ettikleri yaşamı yaşamalarını, değer verdikleri alanda yapabileceklerini yapmalarını da engelliyor. Kişisel, toplumsal ve ekonomik açıdan birçok kayıplara yol açan bu durumu…

Ekonomik Büyüme otomatik olarak İnsani Gelişmeyi sağlar mı?

Dünyada doğal olarak farklı kalkınma anlayışları var. Kimine göre kalkınma, ekonomik büyüme, kimine göre ekosistemin korunması, diğerlerine göre herkesin ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanabilmesi ya da kadın-erkek eşitliğinin sağlanması anlamına gelebiliyor.

Kamu politikaları da, her yönetimin anlayışına göre oluşturuluyor. Ne yapılacağını, politikayı yapanların değer yargıları belirliyor. Örneğin politikacıların, yoksulluğun, parasızlık olduğuna ya da temel ihtiyaçlardan yoksunluk olduğuna inanmaları, farklı farklı politikalar izlenmesine yol açıyor. Hatta, politikalara gelene kadar, bu farklı anlayışlar, araştırmaların da o anlayış doğrultusunda yapılmasına, verilerin o anlayış doğrultusunda toplanmasına sebep olabiliyor. Kısacası vizyon, özellikle politika yapıcılar düzeyinde büyük önem taşıyor.

Üstelik her politika, bir sorunun farklı yönünü göz ardı etmemiz anlamına gelebiliyor. Örneğin bir ülkede rüzgar enerjisinden mi yararlanmalı yoksa nükleer enerjiden mi? Yat…